Perşembe, 2020-07-09, 8:37 AM
Hoş geldiniz Ziyaretçi | Üye Olun | Giriş

Gökyüzü Edebiyatı

Ana Sayfa
Giriş
İsminiz:
Şifreniz:
Arama Motoru
Anketimiz
Sitemizi Oylayınız
1. Çok güzel
2. Çok zayıf
3. Güzel
4. Orta
5. Zayıf
Toplam Cevap: 11
Mini Sohbet
İstatistiklerimiz
Giriş
İsminiz:
Şifreniz:

Din Nedir? - Forum

[ Yeni Mesajlar · Üye Listemiz · Forum Kuralları · Arayın · RSS ]
  • Page 1 of 1
  • 1
Forum moderator: Gökyüzü, DERO, MericIrmak, mavideniz  
Forum » Felsefe Dünyası » İslamiyet ve Ateizm » Din Nedir?
Din Nedir?
OnurcaTarih: Cumartesi, 2009-04-25, 11:30 PM | Mesaj # 1
Yazar
Grup: Üye
Mesajlar: 221
Ödülleri: 1
Sitedeki Durumu: Burada değil
Din Nedir?

Bir Tanımlamanın Yüzeysel Eleştirisi

“Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır. (abç)

Kar Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın “Önsöz”ünden...


Emperyalizm ve ona bağlı gerici devletler ve onların anlayış biçimleri, talan düzenlerinin devamı için her şeyi “mübah” görürler ve yaparlar; hiçbir dönemin etik yasaları ve çoğu kez de kendi koydukları siyasal-hukuksal yasalar bile onları ilgilendirmez. Onları ilgilendiren tek şey, gerçekte, taptıkları paradır.

Her ne kadar gerçekte taptıkları para olsa da, bunu açıkça ifade edemeyeceklerinden toplumu kandırmak için kendi toplumsal yapısındaki egemen dini öne sürerek o dinin bir “dürüst inanır”ı gibi davranırlar: Hıristiyan bir toplumsa “çok Hıristiyan” olurlar, Müslüman bir toplumsa “çok Müslüman” olurlar ve fakat bunu yaparken de karşıtların birliği yasası gereği içinde birkaç iyi öğüdü ancak barındıran dinlerinin bu iyi yanlarına göndermelerde bulunurlar.

Gerici ve faşist nitelikteki tüm sistemlerin, söylencelere akademik kariyer vermesinin ardında yatan gerçeğin kökeni, yukarıda okuduğunuz paragrafımdır. Bu akademik(!) kariyerler, “İlahiyat” kariyerleridir(!). Oysa akademik kariyerliklerin sadece bilimsel alanlarda olması gerekirken ve ülkemiz Türkiye’de doçentlik, profesörlük veya ordinaryüslük gibi kariyerleri bileğinin hakkı ile alanların üniversitelerden kapı dışarı edilmesi ve kişi başına neredeyse üçer-beşer imamın, ilahiyat doçentinin(!) veya profesörünün(!) düşmesi tesadüfle açıklanamayacağı gibi, toplumumuzun “dindar” olduğunu da göstermez. Bu, sadece devletin ne kadar gerici olduğunu gösterir ve sadece bunu gösterir. Hiçbir bilimsel düşünceleri olmadığı ve olamayacağı gibi, bilimin karşısına çıkma cesaretini de gösteremezler ve, ya ancak “belden aşağıya” vururlar ya da sırta...

Tıpkı Turan Dursun ve daha nice aydınlara yaptıkları gibi...

Burjuvazi, sadece ilahiyatçıları kullanmaz; her bir bilim alanında çalışanları da kendisine bağımlı kılar ve bunlardan kimilerini dönem dönem ileri sürerek dinlerin bilimsel olduğunu, bilimlerin dini desteklediği dolayısıyla bilim ve dinin çelişkili olmadıkları(!) propagandasını yaptırırlar ve kitleleri maniple ederler. Böylece din adamına (ve dinlere) inandırmaya devam ettirdikleri gibi, doğrudan uşak konumundaki insanlıktan yoksun “biliminsanları”na da inandırırlar. Bunların yanlış olduğunu, yalan söylediklerini yüreklice belirten biliminsanları ise, eğer çok şansları varsa üniversitelerden kovulurlar, yeterince şansları yoksa “susturulmanın” değişik biçimlerine uğrarlar ve (doğal olarak) basın bundan tek söz etmez. Çünkü o da devletin önemli sahtekarlık kurumlarındandır. Yaklaşık 150 sene kadar önce bu durumu oldukça berrak saptayan Marx ve Engels’in,

“Burjuvazi, onca zamandır onurlu sayılan ve önünde saygıyla eğilinen her mesleği çevreleyen haleyi söküp atmıştır. Hekimi de, avukatı da ,rahibi de, ozanı da, bilim adamını da kendi ücretli emekçisi yapıp çıkmıştır.” ( Bkz: KP Manifestosu, s. 48)

sözlerini sanırım kimse yadırgayamaz. Bu konuda hem geçmişten ve hem de içinde bulunduğumuz şu andan binlerce örnek verilebilir. En basit biyolojik olgulardı bile “Allah’ın hikmeti işte!”ye bağlayan biyologlardan, Muhammed’in “mucizesi”(!) olan ayın ikiye bölünmesi uydurmasını (Bkz: Kamer Suresi, Ayet 1-2) “Yüce Rabbim sınırsız bir güce sahip, görün!” diyen fizikçilere; “Mahremdir!” diyerek kadınları (veya erkekleri) kontrol etmeyen ve onları olası bir ölüme bırakan doktorlardan “okunmuş” su ve muska satan eczacılara kadar her şey var...

Sormak gerekiyor: Şu ana kadar ismi-cismi saptanan 20 binin üstündeki din ve sekt ile 300 milyonun üstündeki tanrılar, tanrıçalar, yarı tanrılar ve yarı tanrıçalara ne oldu? Zeus nerede, Ra nerede, Ahura Mazda nerede, Vayu nerede, Amaterasu-o-mi-kami nerede, Nemesis nerede, Tloue Nahuaque nerede? Nerede bu (tıpkı İslamiyet’in tanrısı gibi) her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten ölümsüz tanrılar ve tanrıçalar?

Yoklar! Zaten bunlara inanıldığı dönemde de yoktular. O dönemlerdeki bilimin yetersizliğinden oluşan çaresizliğin getirdiği bir inançla “varlaştırılmışlardı”. (Doğrudan yetersizliğinden olduğunu söylemek doğru değil. Egemen kölecilerin engellemeleri sonucu bilim kitleler arasında tam yer edinemedi. O zaman da böyleydi, şimdi de... “Yetersizlik”ten kastım budur.) Tanrıları ve tanrıçaları insanlar yarattı, tanrı ve tanrıçalar insanları değil...

Yüzeysel bir şekilde eleştirisini yapmaya çalıştığım bu makalemin “çıkış noktası” olarak Diyanet’in tanımlamasını almam bilinçlidir. Çünkü bu tanımlama, bir bakıma “resmi din sahibi” devletin de anlayışını yansıtması bakımından oldukça önemlidir.

Önce TC Diyanet İşleri Başkanlığının “Din Nedir?” sorusuna ve dine olan yaklaşımını okuyalım:

“Din, ilk insanla birlikte doğal olarak var olmuştur. İnsan var olduğu sürece de devam edecektir. Çünkü insanın yaratılışında, kendisini yoktan var edeni bilme, O'na inanma, bağlanma, kulluk yapma duygusu ve ihtiyacı vardır. Fıtratı bozulmamış bir insanda bu ihtiyaç mutlaka kendisini gösterir ve tıpkı fiziki varlığın yeme, içme bilmeye, o'na inanmaya ve bağlanmaya ihtiyaç duyar. İnsan, fıtratındaki bu duyguyla aklını kullanarak, yaratanının varlığını ve birliğini kavrayabilir. Ancak, yaratıcısının, kendisinin mutluluğu için ondan neler istediğini, hangi davranışlarından razı olup hangilerinden hoşlanmayacağını, kısacası o'nun hoşnutluğunu nasıl elde edeceğini, bunun yanında, sinirli olarak yaratılmış bulunan insan aklının, mücerred düşünmekle ulaşamayacağı birtakım soyut meseleleri bilemez. İşte sınırlı olarak yaratılmış bulunan insan aklının, tek başına çözemeyeceği bu tür meselelerin cevabini ancak hak din verebilir.

Bunun için Allah, insanlar içinden peygamber görevlendirerek onlar aracılığıyla insanları dünya ve ahirette mutluluğa ulaştıracak esasları insanlara bildirmiştir. İşte Allah’ın Peygamberleri aracılığıyla akıl sahiplerine gönderdiği, onları kendi irade ve seçimleriyle doğruya ve mutluluğa ulaştıran bu hayat düzenine din denir.

Dini kuralların koyucusu Yüce Allah'tır. Peygamberler dahil hiç bir kimsenin din koyma yetkisi yoktur. Peygamberler, dini hükümleri tebliğ etmekle yükümlüdürler. Tarih boyunca insanların din olarak ortaya koydukları birtakım ilke ve kurallar hiçbir zaman hak din niteliği taşımaz. Vahye dayanmayan yani bir peygamber tarafından tebliğ edilmemiş olan bu gibi sistemler, insanlığı maddi ve manevi bütün yönleriyle kuşatıcı özelliğe sahip olamaz. Bunun yanında asılları vahye dayanmakla birlikte, temel ilkeleri korunmamış ve zaman içinde asliyetini yitirip bambaşka şekiller alarak bozulmuş dinler de vardır."

Kaynak:
http://www.diyanet.gov.tr/turkish/dinibilgi.asp?sayfa=1&yid=1

Bu sözlerin değerlendirilmesine gelince... En iyisi sırayla gitmektir:

“Din, ilk insanla birlikte doğal olarak var olmuştur. İnsan var olduğu sürece de devam edecektir. Çünkü insanın yaratılışında, kendisini yoktan var edeni bilme, O'na inanma, bağlanma, kulluk yapma duygusu ve ihtiyacı vardır.”

Daha söze başlarken ve hem de birkaç şekilde gemiyi karaya oturtan Diyanet eğer “... ilk insanlarla birlikte” ya da “...insanlığın belli bir aşamasından sonra” şeklinde bir giriş yapsaydı, bu sözün belli bir “anlaşılırlığı” olabilirdi ama “... ilk insanla” diyerek, yani tekil kullanarak giriş yapmakla, hem bilime hem de kendi inancına ters düştüğünü gör(e)müyor.

Çünkü:

1] “İlk insan” diye bir şey söz konusu olamaz. İnsanın oluşumu dinlerin ve değişik mezheplerin uydurduğu gibi “Adem” ile başlamamıştır; yüz binlerce yıl süren bir evrimleşme sonucu maymundan dönüşmüştür. Bu dönüşüm de (kabaca) “Ön-insansı” dönemi gibi yine uzun bir süreçten sonra (ki bunların epey bir alt geçiş forumları var) insan olunmuştur. Bunu ilkokul çocuğu bile biliyor. “Din, ilk insanla birlikte doğal olarak varolmuştur.” derken “doğallığı” gereği insanlığın “Adem” ile başladığına bir gönderme yapmaktadır. Oysa, gerek çağdaş antropoloji ve gerekse ilgili diğer bilim dalları ilk insanın “Adem” olduğunu, ya da genel söylem ile “yaratılış” teorisini çoktan silip süpürdü. Çünkü bu “Adem” (kovularak dünyaya gönderildiğine göre) nerede yaşamıştır, ne zaman yaşamıştır, ne zaman ölmüştür; bu her şeyi apaçık bildirdiğini söyleyen Kur’an da (Bkz: Yasin Suresi, Ayet 12; Yusuf Suresi, Ayet 1-2; ) hiç bir bilgiye rastlanmaz. Dünyanın çeşitli yerlerinde yapılan değişik arkeolojik ve antropolojik çalışmalara bu savın uydurulmuş olduğunu kanıtlayan her gün birçok yeni bulgu eklenmektedir.

Evrim teorisi (ki artık teori filan değil, somut gerçekliğin ta kendisidir) farklı bir konu olduğu için geçiyorum.

2] Henüz hiçbir “sapkınlık” yokken, “Adem” daha “yeni yaratılmışken ve tek iken” (ama Tanrı çok geçmeden “Adem”in yalnız olduğunu her nasılsa “anlar” ve O’nun “sol kaburga kemiğinden” Havva’yı yaratır! Neden aynı anda yaratmadığını kimse bilmiyor. -Bkz: Zümer Suresi, Ayet 6; Secde Suresi, Ayet 7-) dinin bulunmasının mantığı olamaz.[1] Çünkü bu, “Adem”in kendi kendini “sapkınlıklardan” koruması için oluştuğu ya da Tanrı’nın, “Adem”i sapkınlıklardan koruması için gönderdiği anlamına gelir. Kaldı ki, yine kendi söylemlerine göre (örneğin) insest ilişkinin başladığı ve ayyuka çıktığı bir dönemdir bu! “Adem ile Havva”nın çocuklarının birbirleriyle cinsel ilişkiye girerek “zürriyetlerini sürdürdükleri” bir dönemdir bu dönem. Bunun zeminini de hazırlayan yine bizzat tanrının kendisi olunca insan “Ne oluyor?!” demekten kendini alamıyor.

İnsest ilişkiler apaçık bir şekilde anaerkil rejim döneminde, yani İlkel Komünal Toplum’da olmuş, Köleci Toplum’un belli bir evresinde de “son” bulmuştur. Sürüler halinde yaşamanın getirdiği bir alışkanlığı bu iki toplum sisteminde belli bir süre devam ettirmişlerdir ve bu döneme damgasını basan evlilik (ya da cinsel ilişki biçimi) “Grup Halinde Evlilik” biçimidir. Örneğin “A Grubu”nun üyeleri kendi içlerinde kesinlikle cinsel ilişkiye girmezler ama “B” ya da bir başka grup ile sınırsız ilişkiye girmektedirler. “A Grubu” içinde örneğin annesiyle aynı grupta yer aldığı için ilişkiye giremeyen oğul, eğer grup değiştirirse yine hiçbir kaygı duymadan ilişkiye girebilirdi. İlişkiye girenler arasında annelik, babalık gibi kavramlar bulunmamaktadır; herkes herkesin karısı ve kocasıdırlar. “Adem”in kendi çocuklarıyla cinsel ilişkiye girdiğine ilişkin bir şey okumadım ama eğer böyle bir ilişkiye girmişse ve “Adem” ile “Havva” isimli iki kişi varsa, bu, onların bu toplumda, yani İlkel Komünal Toplum’un ilk dönemlerinde yani henüz Grup Halinde Evlilik döneminde yaşadıklarını gösterir.

Bilindiği üzere “Kandaş Aile” döneminde kuşaklar arası cinsel ilişki yasaklanmıştı: Büyükbabalar ve büyük anneler kendi aralarında, oğullar ve kızlar kendi aralarında, torunlar kendi aralarında ilişkiye girebilmekteydiler. Yani, eğer “Adem”, kendi çocuklarıyla cinsel ilişkiye girmemişse ve kardeşler kendi aralarında girebiliyorsa, bana göre muhtemelen “Adem”in “yaratılış” dönemi, Kandaş Aile dönemidir. Bu dönemde, gerek Grup Halinde Evlilik ve gerekse Kandaş Aile döneminde, yani henüz gensler yeni oluşurken (ve çok az bir hızla da olsa sistemleşirken) her birinin birer ismi vardı: Yani her insan grubu kendisine bir isim veriyordu ve bu, onu diğerlerinden ayırıyordu. Elimde somut bir kanıt olmamakla birlikte, buradan yola çıkarak “Adem” ile Havva”nın birer insan ismi değil ama birer Grup İsmi olmasını çok mantıklı bulmaktayım. Çünkü bu dönemin özellikleri ile “yaratılış” efsanesindeki “Adem ile Havva ve çocukları”nın özellikleri büyük bir uyum içindedir. Bu basit denklemin bile “ilk insan Adem’dir” efsanesini çürütmesi bir yana, o dönemde “din” diye bir şey olmaması da ayrıca çürütmektedir.

Devam edelim: Din madem ki “...ilk insanla (Adem ile yani) birlikte doğal olarak varolmuş”, öyleyse bana “Adem”in hangi dine ait olduğunu ve “Adem”în bu dini nasıl seçtiğini bir “Profesörünüz” açıklasın lütfen.

3] Kendi kendisinin hem peygamberi ve hem de mümini (inanırı) olmanın mantığını değil ki Diyanet, dinin kendisi de, dini “gönderen” Tanrı da açıklayamaz. Ancak dogmatiklikten muzdarip olanlar “Allah böyle emretmiş, böyle olmuş. Hikmetinden sual etmek bize mi düşer? Vardır bir bildiği!” nakaratını tekrarlayıp dururlar.

4] Tanrı, dinleri, “...seçimleriyle doğruya ve mutluluğa ulaştırmak” için gönderdiğine ve “yasak meyve”yi yediği için “Havva” ile birlikte cennetten kovduğuna göre, Tanrı, geleceği bilmiyor demektir ki, bu da tanrının sıfatlarıyla uyuşmazlık halindedir. Eğer Tanrı geleceği bilmiyorsa, bilemiyorsa o zaman niye onun her şeye kadir olduğu ve her şeyi bildiği yalanlarını yineleyip durursunuz? Yok eğer geleceği (her şeyi) biliyorsa “Adem”in “yasak meyve”yi yiyeceğini de, bu yüzden kendisinin onu kovacağını da biliyor demektir. Bu durumda yine de “din” gönderip O’nu “Peygamber” yapması mantık ile, bilim ile açıklanabilecek bir şey değildir. Dahası, Tanrı ve gönderdiği “din” de “Adem”i “sapkınlıktan” kurtaramadığına göre, yani “yasağa rağmen” meyveyi yediğine göre din(ler) hakkında “güllük – gülistanlık” bir tablo çizmenin ancak din bezirgânlığı sayesinde kitleleri kandırmanın ilişkisi olabilir.

“Fıtratı bozulmamış bir insanda bu ihtiyaç mutlaka kendisini gösterir ve tıpkı fiziki varlığın yeme, içme bilmeye, o'na inanmaya ve bağlanmaya ihtiyaç duyar.”

Fıtrat, Arapça bir sözcüktür ve “Yaratılış” anlamındadır. Yukarıdaki “fıtratı bozuk” tümceyi düzenleyelim:

“Yaratılışı bozulmamış insanlar, nasıl ki yemeye, içmeye, bilmeye ihtiyaç duyarlarsa, aynı şekilde dinlere inanmaya ve Allah’a bağlanmaya da ihtiyaç duyarlar.”

Diyanet bunu demek istiyor sanırım... Eğer bu değilse ne olduğunu bilemem, ama bu yazıdan bunu anladım.

Diyanet, “Fıtratı bozulmamış insanlar” derken, sadece inanırları kastetmektedir. Başta diyalektik materyalistler olmak üzere ateistleri ilgilendirmeyen bu saçma totolojik tümce, kendi içinde “doğru”dur ama bilim karşısında değil.

“İnsan, fıtratındaki bu duyguyla aklını kullanarak, yaratanının varlığını ve birliğini kavrayabilir.”

Daha önceleri, diyalektik materyalizmin kuramcıları tarafından bilimsel olarak “Felsefe Müzesi”ne gönderilen felsefi idealizm, burada “duygu” ile yine karşımıza çıkmıştır. Bilindiği üzere felsefi idealizm, düşünceye (duyguya) öncelik tanır. Yukarıdaki yazısında Diyanet, “Duygu”ya öncelik vererek aklımızı duygumuz ile kullanmamızı öğütlüyor.

Düşünce (ya da duyum, duygu, vb. ) maddenin beynimizdeki yansımasıdır, o “şey”in imgesidir. Hiçbir duygu veya duyum, düşünce (artık adına ne derseniz deyin) maddesiz olamaz. Ya da şöyle bir soru yönlendireyim: Bana maddesiz bir düşünce ya da duygu (duyum) örneği verebilir misiniz? Tek bir örnek yeterlidir benim için.

Akıl; düşünceleri mantıksal bir biçimde ortaya koyma yeteneğidir. Önce bunun altını çizeyim. Mantık ise, objektif dünyanın (yani insanlar da içre, tüm evrenin) gelişiminin ve değişiminin zihnimizdeki yansıması olan biçim ile yasalarının arasındaki köprüdür, bunlar arasında bir birlik (ilişki) kurar. Şu ana kadar bu formatı çalıştıran insanların teolojik inançtan günbegün uzaklaşmalarının nedeni budur. Sonra da bunun altını çizerek devam edeyim: İnanç, bir şeyin kanıt-dışı kabulü demektir. Bir (soyut veya somut) “şey” olduğu söylenmektedir. Bu söylenilen “şey”i kanıtsız, deneysiz ve duyumsuz kabul etmek demektir. Şu ana kadar tanrının varlığına ilişkin zerre kadar kanıtın bulunamaması bir yana, dinlerin ortaya çıkışı ve yok oluşu da bu “inanç” anlayışının gereksizliğini gösterir, başka bir şeyi değil.

Peki, bu mantıklı mı?

“Yaratanın varlığını kavramak” için duygu merkezli bir inanç zaten yeterlidir. İnanınca da mantığımızı veya (hem de “sınırlı” yaratılan) aklımızı kullanmamız mümkün değildir; çünkü dinsel inanç ile mantık (ya da akıl) birbirlerini dıştalar, yan yana veya zincirleme format içinde olamazlar: Ya biri, ya diğeri! Bu da demektir ki, Diyanet’in önerisi baş aşağıdır; ayaklarımızın üstüne doğrulmak için kurgularla veya aslı-astarı olmayan inançlarla değil; bakarak, görerek, analizler ederek, deneyerek hareket etmeliyiz.

“Ancak, yaratıcısının, kendisinin mutluluğu için ondan neler istediğini, hangi davranışlarından razı olup hangilerinden hoşlanmayacağını, kısacası o'nun hoşnutluğunu nasıl elde edeceğini, bunun yanında, sinirli olarak yaratılmış bulunan insan aklının, mücerred düşünmekle ulaşamayacağı birtakım soyut meseleleri bilemez. İşte sınırlı olarak yaratılmış bulunan insan aklının, tek başına çözemeyeceği bu tür meselelerin cevabini ancak hak din verebilir”.

Bu kadar laf yığını iki şey söylüyor:

1] İnsan, Allah’ın nelerden hoşlanıp nelerden hoşlanmadığını kendi başına bilemez;
2] İnsan, sadece düşünmekle Allah’ı da anlayamaz, doğayı da... Bunların cevabını sadece “hak dini verebilir.”

Gerekçe: İnsan aklı sınırlı yaratılmıştır!

Alıntısını yaptığımız bu pasajda ise “arı” felsefi idealizmden “Bilinemezcilik”e yapılan geçiş, aslında felsefi idealizmi güçlendirme adına yapılmıştır, çünkü tepeden tırnağa dogmatizmden muzdarip olan teoloji, doğrudan felsefi idealizm ile beslenir ve şekillenir.

Felsefi ismiyle “Agnostisizm” denilen “Bilinemezcilik” terimini ilk kullanan Thomas Huxley olmuştur. Eski Yunan felsefesinde ise “Şüphecilik” olarak ortaya çıkmıştı. Çıkış noktaları ise bilimi sınırlandırmak, mantıksal düşünce zincirinin halkalarını koparmak ama asıl önemlisi, toplumun nesnel yasalarının bilinmesinin önüne set çekmektir. Bu da demektir ki, “Egemen sömürücüleri rahat bırakın!” Öz olarak “Duyumlar dışında otantik olarak hiçbir şeyi kabul etmiyoruz! “Şeyler” daima “kendinde-şey” olarak kalırlar, “bizim için-şey”e dönüşmezler!”, diyorlar. Bu kısa açıklamadan sonra konumuza devam edelim:

İnsanların, Allah’ın nelerden hoşlanıp nelerden hoşlanmadığını bilememeleri ve dolayısıyla buna uygun davranamamaları -Diyanet’in sözüne bakarsak- doğrudan Allah’ın suçudur, çünkü “O”, nedeni bilinmemekle birlikte (vardır elbet bir bildiği!) insan aklını “sınırlı” yaratmıştır. Hem “sınırlı” bir akıl verip hem de “Sen niye benim hoşlandıklarımı yapmıyorsun? Gel cehenneme de gör gününü!” demek ne kadar “ilahi”, ne kadar “doğal” ve ne kadar “insani”, varın düşünün artık. Yine bu sözlerden anlaşıldığı kadarıyla Allah insanları sırf kendi zevki için, kendisini hoşnut kılsın diye yaratmış ve tüm tepkileri insani!.

Şimdi bir tanrı düşünün: Küfür ediyor (Bakara Suresi, Ayet: 65-66; Araf Suresi, Ayet: 166)!
Şimdi bir tanrı düşünün: Kendi üstüne bile yemin ediyor (Meryem Suresi, Ayet 68; Hicr Suresi, Ayet:92; Miaric Suresi, Ayet:40)!
Şimdi bir tanrı düşünün “Gönderdiği peygamberi adına” yemin ediyor ([b]Hicr Suresi, Ayet: 72[/b])
Şimdi bir tanrı düşünün: “Vahiy” ile “indirdiği” Kur’an adına yemin ediyor (Sad Suresi, Ayet: 1; Kaf Suresi, Ayet: 1)
Şimdi bir tanrı düşünün: İntikam peşinde (Ali İmran Suresi, Ayet:4; Maide Suresi, Ayet: 95; İbrahim Suresi, Ayet: 47)!
Şimdi bir tanrı düşünün: Kendi “kulları” arasında insan ayrımı yapıyor: (Maide Suresi, Ayet: 51)
Şimdi bir tanrı düşünün: Kızıyor (Abese Suresi, Ayet 17; Zariyat Suresi, Ayet:10-11)”
Şimdi bir tanrı düşünün: Yemek yemekten söz edebiliyor (Zariyat Suresi, Ayet: 57)!

Bu ve benzeri örnekleri daha fazla uzatmak istemiyorum. Bu kadar yeterlidir.

Buradaki ifadelerden de anlaşıldığı üzere, tanrı, tamamen “insani” reaksiyonlar göstermektedir. Bir şeyden “hoşlanmak” ya da “hoşlanmamak” da insani bir reaksiyondur ama bunların hiç biri sizlerin uydurup söylediği gibi “tanrısal” reaksiyonlar değillerdir. Ya da tanrınız çok mutsuz! Hoşnutsuz! Mutlu olmak istiyor, övülmek istiyor ve bunu da kendi tekeline alıyor (Bkz: Fatiha Suresi, Ayet 2) Bu surelere rağmen halâ Allah’ın bir şeye ihtiyacı olmadığı, çok bağışlayan olduğu yalanlarını uydurup duruyorsunuz ve ekliyorsunuz: Allah’ı hoşnut kılın!

Hem aklımızı sınırlı yaratacak, hem kötülükleri yaratacak, hem “istemezse kainatta yaprak bile kımıldamayacak” (Bkz: İnsan Suresi, Ayet: 30; Tekvir Suresi, Ayet: 29) ve sonra da bizden “kulluk” bekleyecek; bunu yerine getir(e)meyince de “Buyrun; cehenneme hoş geldiniz ey inkar edenler!” diyecek!

Olur!

Gelelim ikinci maddemize, “...bu tür meselelerin cevabını ancak hak din verebilir”e...

Buradaki “hak dini”nden kasıt, tabi ki İslamiyet’tir. Şu ana kadar kendi içindeki çelişkileri cevaplayamayan ve düzinelerce farklı “ulema” yaratan İslamiyet’in kendi dışındaki bir şeyi cevaplayabileceğini düşünmemek gerekir. Bunun bilimsel bir cevabı yoktur ama dinsel cevabı var. O da, “Yüce Allah öyle istediği için öyle oldu. Hikmetinden sual olunmaz!”

“Point finale!”

Var mı bunun dışında bir cevap?

Yok...

“Bunun için Allah, insanlar içinden peygamber görevlendirerek onlar aracılığıyla insanları dünya ve ahirette mutluluğa ulaştıracak esasları insanlara bildirmiştir. İşte Allah’ın Peygamberleri aracılığıyla akıl sahiplerine gönderdiği, onları kendi irade ve seçimleriyle doğruya ve mutluluğa ulaştıran bu hayat düzenine din denir.”

Hemen sormak istiyorum: Eğer peygamberler insanlar arasından seçiliyorsa, “İlk insan ve ilk peygamber” dediğiniz “Adem” hangi insan grubundan (toplumundan) gelmiştir? Buna cevabınız, “Adem, ilk insandır, o hiçbir insan toplumundan gelmemiştir” derseniz, peygamberlerin insanlar içinden “Allah tarafından seçildiği” sözünüzü nasıl açıklayacaksınız?

Diyelim ki sizin bu söylediğiniz doğru... Yani Allah, gerek bu dünyada ve gerekse “ahirette” mutluluğa eriştirmek için bizlere peygamberler göndermiş olsun.

Kabul!

İyi ama sayın Diyanet, siz insan aklının “sınırlı” yaratıldığını söylüyorsunuz. Biz bu “sınırlı aklımızla” sıradan bir açıklama bile değil, hem bu dünyanın ve hem de “ahiretin” mutluluğunu açıklayan “esasları” anlamamız mümkün değil ki! Üstelik de Arapça! Örneğin Arapça’yı bilmeyen, bırakalım Kur’an’ın “indirildiği” Muhammed dönemini, İslamiyet’i günümüzde bile duymayan değişik coğrafyalardaki ilkel insan toplulukları var. Örneğin Pigmeler... Bu insanlar cennete mi yoksa cehenneme mi gidecekler? Ne olacak bu insanlar? Bu “sınırlı yaratılan” aklımızla neyi ne kadar anlayabileceğiz?

Son paragrafa gelelim:

“Dini kuralların koyucusu Yüce Allah'tır. Peygamberler dahil hiç bir kimsenin din koyma yetkisi yoktur. Peygamberler, dini hükümleri tebliğ etmekle yükümlüdürler. Tarih boyunca insanların din olarak ortaya koydukları birtakım ilke ve kurallar hiçbir zaman hak din niteliği taşımaz. Vahye dayanmayan yani bir peygamber tarafından tebliğ edilmemiş olan bu gibi sistemler, insanlığı maddi ve manevi bütün yönleriyle kuşatıcı özelliğe sahip olamaz. Bunun yanında asılları vahye dayanmakla birlikte, temel ilkeleri korunmamış ve zaman içinde asliyetini yitirip bambaşka şekiller alarak bozulmuş dinler de vardır.”

Mirac “döneminde, Musa ile Muhammed göğün bir katında karşılaşırlar. Musa, Muhammed ile sohbete başlar ve tanrının 50 vakit namazı farz kıldığını söyler. Musa bu kadar namazın çok olduğunu, insanların bunu kaldıramayacağını, bunu azaltması için tanrıyla konuşmasını kendisine öğütler. Tanrıyla konuşa konuşa, gide-gele namaz vakitlerini 5’e indirmeyi başarır Muhammed.

Sayın Diyanet, lütfen söyleyin şimdi: Kuralları kim koyuyor?

Aslında bu örnek bile sizin bu sözünüzün doğru olmadığını, Kur’an’ın bizzat Muhammed tarafından yazdırıldığının (ki çok kanıt var, siz daha iyi biliyorsunuz) açık bir kanıtıdır.

Tarih boyunca insanların din olarak ortaya koyduklarını “hak dini” olarak görmemeniz, sizin de Allah’ı ve onun eserlerini inkar ettiğiniz anlamına gelir ki, tövbe demeniz gerekir, “çarpılırsınız”!

Yahudilik “hak dini” midir , değil midir?
Hıristiyanlık “hak dini” midir, değil midir?

Eğer bunlar “hak dini” değilse, nedir?

Diyorsunuz ki, “...asliyetini yitirip bambaşka şekiller alarak bozulmuş dinler de vardır.” Yukarıdaki dinler böyle dinler midir?

Ve ayrıca...

Kur’an’ın “vahiy” sırasıyla da değil, rasgele yazıldığını (Örneğin birinci sırada olması gereken “Alak” suresinin doksan altıncı sırada olması gibi); orijinalinin bulunmadığını, sadece tek bir kavime “indirildi”ğini ve bu yüzden de “Arapça” olduğunu, dolayısıyla insanlığın genelini ilgilendirmediğini de biliyorsunuz. Bu konuda yeterince ayet ve hadis bulunmaktadır.

“Din Nedir?” sorusuna Diyanet’in verdiği kısa cevap ise şöyle:

“Hür iradeleriyle inanan akıl sahibi insanları, en iyiye, en doğruya, en güzele ve ebedî mutluluğa ulaştıran ilahî kanunlar bütünüdür.”

Bkz: http://www.diyanet.gov.tr/turkish/biliyormuyuzoku.asp?id=27&harf=D

Eğer yukarıdaki tanımlamayı “Külli İrade” ve “Cüz-i İrade” bağlamında inceleyecek olursak ne Diyanet bunun altından kalkabilir, ne de diğer “ulema”lar... Zaten farklı bir konu olduğu için ben de bunu geçiyor ve sözlüksel / kavramsal anlamlarını irdelemek istiyorum.

“Din” kavramının en büyük özelliği, “konulan” kuralların her zaman geçerli olduğu inak bütünlüğünde ve tamamen inanca dayalı olmasında yatmaktadır. Eleştiri kabul etmez, ne kural varsa o geçerlidir ve o haliyle inanmak zorundasınız. Sorgulamada bilimsel normlar harekete geçeceği için sorgulayamazsınız, yasaktır bu.

Dinlerden önce tek tek şeylere “inanç” başladı. Bilinci gittikçe yükselen insan, doğa karşısında sorulara yöneldi. Cevap bulamayınca “kendisinin dışına” (doğa dışına) taştı; soruların cevabının doğaüstünde olduğu kanısı güçlenmeye başladı. Gök nasıl gürlerdi? Bilmiyordu, demek bir “Gök Tanrısı” vardı. Yağmur nasıl yağardı? Bilmiyordu, demek ki bir “Yağmur Tanrısı” vardı. Toprağı üst üste ekince yeterli ürün alamıyordu ama bazen iyi ürün alıyordu. Nedenini bilmiyordu. Demek ki bir “Bereket Tanrısı” vardı. Güneş olmadığı zaman üşüyordu, etraf kararıyordu; doğaya da kendisine de yaşam veriyordu; öyleyse Güneş, bir tanrı olmalıydı.

Sonraları bu tek tek inançlar bir bütünlük içinde alınmaya başlandı ve dinler böyle ortaya çıktı. Uzunca bir dönem çok tanrılı dinler damgasını vurdu adına “din” denilen sosyal bilinç formuna. Birbirlerinden kopya çektiler, birbirlerine yansıttılar, birbirlerinden etkilendiler doğal tarihsel kültürel formasyon içinde ve örneğin Ur hanedanının krallarından olan Şulgi ve oğlu gibi Köleci Toplum’un kralları kendilerini “Tanrı” ilân ettiler. Sonraları insanlık, bu kadar çok fazla tanrıyı “gereksiz” bulduğu için azaltmaya girişti. Babil’de yaklaşık yüz civarında tanrı vardı. Sumerlerin baş tanrısı olan Yer Tanrısı Enlil; Uruk’un tanrısı Anum ve Eridu’nun tanrısı Ea İ.Ö 3 bin yıllarında rahipler tarafından yeniden düzenlendi ve Anum’a göklerin efendiliğini, Ea’ya da denizlerin ve yer altındaki suların egemenliğini verdiler ve diğer dinleri bu “Üç Baş tanrı” içine aldılar.

Çoktanrılı Dinlerden Tek Tanrılı Dinlere Geçiş

Mısır, insanlığı ilgilendiren birçok alanda oldukça önemli merkezlerden biri olduğu gibi, ayrıca dinsel konularda da önemli merkezlerden biridir. Çok değişik çatışmalara ve uygarlıklara yer vermiş olan Mısır’da dinsel çatışmanın, dinsel hareketlerin yoğunluk yaşaması, aslında iktidar çatışmalardan kaynaklanmıştır. Sorunun özünde iktidar kavgası bulunmaktadır ki, zaten din de iktidar kavgalarının günümüzde bile önemli araçlarından biri olma niteliğini sürdürmektedir.

Ve tek tanrılı dinlere geçişin en önemli olaylarından biri de burada olmuştur.

Nasıl olduğunu anlayabilmemiz için (bilmeyenlere yönelik) Mısır hakkında küçük birkaç küçük anımsatma yapmak istiyorum:

İlk Çağ uygarlıkları içinde çok da önemli özelliklere sahip olmayan Afrika kıtasının kuzeyinde yer alan Mısır’ı, gösterdiği birçok özellik nedeniyle farklı ele almak gerekiyor. “Mısır, Nil’in bir armağanıdır.” diyor Herodotos. Buradan da anlaşıldığı gibi Nil, Mısır için oldukça önemlidir.

Çağlayanlar, güney kesimde Nil’i sık sık kestiği için epey bir ulaşım güçlüğü var. Kuzeyde ise genişleyen vadi, bir delta ile son buluyor. Ulaşımın güçlükle yapıldığı güney bölgesine “Yukarı Mısır”, diğerine de “Aşağı Mısır” deniliyor.

İ.Ö 4. bin yıllarında kurulan Mısır, 525 yılında Persler tarafından ele geçirilinceye kadar yaşayan köleci bir devlet idi ve tarihçiler tarafından (bazı ara dönemler olsa da) beş döneme ayrılıyor: Tinit İmparatorluğu, Eski İmparatorluk, Orta İmparatorluk, Yeni İmparatorluk ve Aşağı İmparatorluk.

Devletin yöneticisi, eski Mısır dilinde “Büyük Ev” anlamına gelen “Firavun”lardı. “Aşağı Mısır” ile “Yukarı Mısır” sonraları birleştirildi. Bu dönemde yapılan savaşlardan iki grup kârlı çıkıyordu: Birincisi saray soyluları, ikincisi de ruhban gruplardı. Ruhban gruplar fethedilen topraklardan ve halkın sırtından akıl almaz servet elde ediyorlardı ki, bunlardan biri de fethedilen yerdeki halkın da ruhbanların birer malı olmasıydı. Mülkiyeti genişleyen ruhbanların da iktidardaki yerleri de genişliyordu. Öyle ki, köle ve köle sahibi arasındaki çelişkinin yanı sıra, köle sahiplerinin de kendi aralarındaki çelişki çok üst düzeye çıkabiliyordu. Bu 3. Tutmes zamanında zirveye çıktı. Fethedilen değişik krallık ve “kralcık”ların da kendi tanrı ve tanrıçaların bulunması bu çelişkileri güçlendirmekteydi.

Amon rahiplerinin dizginsizliğinin oluşturduğu genel hoşnutsuzluğu iyi değerlendiren 4.cü Amenofis, dinde bir yeniliğe gitmenin gerekli olduğunu düşünüyordu ve bu fırsatı iyi yakaladı: Amon Tanrı Kültü’nün karşısına halk tarafından sevilen Ra ile çıkmayı denedi. Bunun için önce kendisini Tanrı Ra’nın rahibi olarak ilân etti ama bunun kökeni, yani Tanrı Ra kültü iktidarı yönettiği yerde değil de, Heliopolis bölgesine bağlı olduğu için etkin olamadı ve kaybetti. Mücadeleci ruha sahip olan 4.cü Amenofis yılmadı ve öyle ileri gitti ki, varolan tüm inançları bir tarafa bıraktı ve Tanrı Güneş olan Aton’u artık Mısır’ın tek tanrısı olarak yüceltti ve ilân etti. Gerekçesi çok basitti: Güneş tüm dünyayı aydınlatıyor ve ısıtıyordu.

Ve böylece Mısır’da tek tanrılı dönem başlamış oluyordu.

Bitirirken...

Sorulara yanıt bulamayınca “yanıt” olarak ortaya çıka(rıla)n din, doğal güç ve reaksiyonların doğaüstü haline getirilmesidir. Her ne kadar insanın manevi birtakım özelliklerinin bazı “ilkeler”e bağlı olduğunu iddia etse de, bunun gerçeklikle ilişkisi yoktur, çünkü “İlke” konusunda da ciddi yanlışlar içindedir din... Ona göre ilke(ler) sadece ve sadece “yaratandan” gelir ve buna kayıtsız koşulsuz uyuması gerekir. Biz diyalektik materyalistlere göre ise ilke, temel davranış kuralı olarak: doğa + doğayı (şeyleri) gözlem + düşünce + deney + tez + antitez=sentez sonucu oluşur. Böylece, ilke, mantıksal açıdan herhangi bir konunun (durumun, vb) merkez kavramı olarak kendini gösterir.

Eğer sorun, tek başına “inanç” ya da “iyi niyet” sorunu olsaydı, insanlığın oluşumundan bugüne kadar geçen süre içindeki çarpıklıkların bir anda bıçakla kesilir gibi kesilmesi ve tüm dünyanın “mutlu kardeşler birliği” halinde yaşaması gerekirdi. Çünkü her dinden, her inançtan, her ulustan, her ırktan, her cinsiyetten... tam da bu ölçülere uyan oldukça dürüst, iyi niyetliler var ama gerçeklik, herkesin binlerce yıldan beri tanıklık ettiği ve edeceği gibi, bunları dıştalamıştır. Oysa, hiç değilse yaşamın bu dürüst insanların “yüzü suyu hürmetine” güzelleşmesi gerekirdi, güzelleşmiyor, güzelleşemiyor...

Güzelleştirme çabasında olanlar var ama... Yarınlara umutla bakmamızı sağlayan bu insanlar sosyalist devrimcilerden başkaları değildir; söz yerindeyse yaşam, işte bu sosyalist devrimcilerin “yüzü suyu hürmetine” sürmektedir. Sosyalist devrimciler, bu satırların yazıldığı günümüz koşullarında emperyalizm ve ona bağlı gerici güçler tarafından katliamlarla (geçici) yenilgiye uğratıldılar. Hiç sorun değil...

Her akşamın bir sabahı olduğu gibi, her yenilginin de bir zaferi vardır!

Bakışlarımızı Gökyüzü’nden, umutlarımızı yarından, bilincimizi ve yüreğimizi bu onurlu kavgadan ayırmayalım.

Dipnot:

[1] Kur’an, Havva’nın Adem’in kaburgasından yaratıldığını açıkça yazmaz ama O’nun vücudundan olduğunu yazar. Kaburga kemiğinden yaratıldığı söylencesi hadislerde bulunmaktadır. Bkz: Nisa Suresi, Ayet 1; Araf Suresi, Ayet 189

Hadisler:
Bu mesele hadis-i şeriflerde açıkça beyan edilir. Bu hususta rivayet edilen iki hadis-i şerifin meali şöyledir:

Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor. Resul-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuşlardır: "Kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır. O, memnun olacağın bir tarzda dosdoğru devam edemez. Eğer ondan faydalanmak istiyorsan bu eğri haliyle birlikte faydalanırsın. Tam arzuna göre düzeltmeye kalkarsan onu kırarsın. Onun kırılması da boşanmasıdır."

Hz. Ebû Hüreyre'nin başka bir rivayetinde de Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyururlar:

"Allah'a ve Ahiret gününe iman eden, bir meseleye şahit olduğu, gördüğü zaman ya hayır konuşsun veya sussun. Kadınlar hakkında iyilik ve hayır tavsiye ediniz. Çünkü onlar kaburga kemiğinden yaratılmışlardır. Kaburga kemiğinin en eğri tarafı da üst tarafı, uç kısmıdır. Eğer onu doğrultup düzeltmeye kalkışırsanız, onu kırarsınız. Kendi halinde bırakırsanız daima eğri kalır. Öyle ise birbirinize, kadınlara iyi davranmayı tavsiye ediniz" (1)

Hadis-i şerif, ilk kadın olması itibariyle Hz. Havva' nın, dolayısıyla bütün kadın sınıfının hem maddi bakımdan yaratılışına, hem de huy, karakter, tabiat, mizaç ve bünyesine işaret etmektedir. Hz. Havva ilk kadındı. Cenab-ı Hak onu bir hikmet eseri olarak Hz. Adem'in bir parçasından yaratmıştı. Daha sonraki bütün kadın ve erkekler bu iki insandan türemiş, çoğalmıştır.

Gerek Hz. Adem'in yaratılışında, gerekse daha sonra Havva validemizin yaratılışında nasıl bir yaratılış kanunu, hangi hikmete binaen cereyan etmiştir, bilemiyoruz. Bu, kudret-i İlahiyeyi göstermesi yanında, aynı zamanda insan yaratılışına babayı birinci derecede, anneyi de tali, ikinci derecede gösteriyor. Yani çocuğun teşekkülüne sebep olan sperm erkekten geldiğinden, bu durumda baba birinci derecede rol oynamaktadır. Elmalılı merhumun ifadesiyle "Telkihi yapan erkek ve alan kadın olmak haysiyetiyle erkek mukaddem, kadın tali bulunuyor."(2)

Kaynak:
http://www.sorularlaislamiyet.com/subpage.php?s=article&aid=2466

İbn Abbas(r.a), İbn Mesut(r.a.) ve sahabeden bir topluluktan rivayet edildiğine göre:

"İblis cennetten çıkarıldı. Allah, Adem'i cennette iskan etti. Adem, alışmadan ve ülfet etmeden cennette dolaşıyordu. Kalbinin ülfet edeceği eşi yoktu. Adem, uykuya dalmıştı, uykusundan kalktığında bir kadının başı ucunda oturduğunu gördü. Allah onu, Adem'in kaburga kemiğinden yaratmıştı. Adem, ondan:
"Sen kimsin?" diye sordu. O:
"Ben bir kadınım" diye cevap verdi. Adem:
"Niçin yaratıldın?" diye sorduğunda, kadın:
"Bana ülfet edesin" diye, cevap verdi.
Melekler, Adem'in ilminin ne derece olduğunu anlamak maksadıyla:

"Ey Adem! Kadına, neden dolayı bu ad(Havva) verilmiştir?" diye sordular. Adem:
"Çünkü o, canlı bir maddeden yaratılmıştır" dedi.

Kaynak:
http://www.yaklasansaat.com/havvalink.asp


Paylaşımların güneş gibi gökyüzünde parladığı yarınlara söz verenler, merhaba!
 
Forum » Felsefe Dünyası » İslamiyet ve Ateizm » Din Nedir?
  • Page 1 of 1
  • 1
Search:

Renk Açılımları: -Yönetici- -Moderatör- -Özel Görevli- -Deneme Moderatör- -Üye- -Engellendi-
Forum İstatistikleri
Son Mesajlar
En Çok Yorumlananlar
En Aktif Üyeler
  • Güzel Sözler Nereden Bulunur? (0)
  • 360 Derece Performans Değerlendirme RunHR360 (0)
  • İstanbul temizlik firmaları - istanbultemizlik.info (0)
  • Kurumsal Web Sitesi Nedir (0)
  • Yurtdışı Üniversite Ücretleri (0)
  • Otomotiv.Net ile İkinci El Otomobil Al Sat (0)
  • Burun Estetiğini Kimler Yaptırmalı? (0)
  • 2. El Eşya Alanlar Balgat (0)
  • Güncel haberler Lifehaber.de platformunda sizi bekliyor (0)
  • Evden eve nakliye hizmetleri - Mopasnakliyat.com (0)
  • Edebiyat Bilimi (1 Cilt, 1 Bölüm) (9)
  • Nurcan Hanım nerede? (9)
  • bir portre yapılışı.. karelere bölerek çalıştım..aşama aşama (8)
  • BAB-I ESRAR / AHMET ÜMİT (8)
  • Akrilik çalışmalarımdan bir kaçı (6)
  • Ana Fikri (6)
  • Bugün çalıştığım Karakalem portre çalışmam..sıcağı sıcağına. (5)
  • Sınav Sonuçlarım (5)
  • Arkadaşlar (4)
  • Son ayların favorileri (4)
  • sercank
  • crocodill
  • degaussbilisim
  • DERO
  • Onurca
  • Komünar
  • MericIrmak
  • GülünDikeni
  • Gökyüzü
  • dilokullari
  • Ziyaret Bildirimi
    Bugün Gökyüzünde Olanlar